İçimde Kalan Cemre - Bir Vazgeçiş Hikayesi
- Korhan KÜLÇE
- 19 Şub
- 5 dakikada okunur
BÖLÜM 1: Kerem-
Kerem, Cemre’ye âşık olduğunu hiçbir zaman yüksek sesle söylemedi.
Hatta kendi kendine bile tam bir cümle kuramadı. Çünkü bazı duygular, adını koyduğun anda ürküp kaçacakmış gibi gelir insana. Sanki kelimeler, hislerin ağırlığını taşıyamaz. Kerem de bunu hissetti. İçinde büyüyen şeyin adını koyarsa, kırılacağını düşündü. Bu yüzden sustu. Hissetti. Bekledi. Kendini oyaladı. Olmadı.
İş yerinde başladı her şey. Hayatın en sıradan, en savunmasız yerinde. Aynı binada çalışıyorlardı. Aynı kapıdan geçiyor, aynı turnikede duruyor, aynı asansörde sessizce yukarı çıkıyorlardı. Aynı saatlerde yoruluyor, aynı ışıkta soluyorlardı. Ama Kerem için Cemre, bu iş ortaklığının çok ötesindeydi. O, kalabalığın içindeki tek kişiydi.
Cemre muhasebede çalışıyordu. Düzenliydi. Sessizdi. Konuşurken kelimeleri israf etmeyen insanlardandı. Kerem onu ilk kez turnikede gördü. Kartı okutamamıştı Cemre, bir an duraklamıştı. Kerem arkasında bekliyordu. Cemre dönüp özür diler gibi gülümsedi. O gülümseme, Kerem’in gününü böldü. Sonra haftasını. Sonra bütün iç düzenini.
O günden sonra Kerem’in hayatında bir kayma başladı. Günler eskisi gibi ilerlemiyordu. Sabahları işe gitmek, akşamları eve dönmek aynı eylemlerdi ama aynı anlamı taşımıyordu. Çünkü artık binaya girdiğinde ilk baktığı yer turnikeydi. Asansörde gözleri istemsizce bir yüz arıyordu.
Başta bunun geçici olduğunu düşündü. İş ortamında insanın duyguları karışırdı. Yakınlık, aynı rutini paylaşmak… Hepsi geçiciydi. Ama günler geçti, his geçmedi. Derinleşti. Sessizleşti. Yer etti.
Kerem onu uzaktan izlemeye başladı. Öğle yemeklerinde kimlerle oturduğunu, kahvesini nasıl içtiğini, masasından kalkarken omuzlarının nasıl hafifçe düştüğünü fark etti. Bazen dalgın göründüğünü, bazen gülümsediğini. Sonra bunu fark ettiğini fark etti. Kendine kızdı. “Bu sağlıklı değil,” dedi. Ama kalp, sağlıktan çok alışkanlıkla çalışıyordu.
İlk konuşmaları işle ilgiliydi. Evraklar, tarih hatırlatmaları, küçük düzeltmeler. Cemre netti. Kibar ama mesafeliydi. Kerem her konuşmadan sonra, sanki yarım kalmış bir cümle varmış gibi hissediyordu. Konuşma bitiyor ama Cemre’nin sesi zihninde kalıyordu.
Mesajlar başladı. Önce tamamen işle ilgiliydi. Cemre cevap verdi. Kısa, düzgün, profesyonel. Kerem zamanla cümleleri uzattı. Bir kelime daha ekledi. Bir gülümseme koydu sonuna. Cemre kısalttı. Kerem bunu fark etti ama görmezden geldi. Çünkü görmek, vazgeçmek demekti. Vazgeçmekse henüz hazır olmadığı bir kayıptı.
Zamanla Kerem daha görünür oldu. Öğle aralarında Cemre’ye yakın oturdu. Kahve aldı. Masasına bıraktı. Cemre teşekkür etti. Kerem bu teşekkürleri bir kapı sandı. Oysa kapı kapalıydı; sadece kibarca kilitliydi.
İş çıkışlarında yazdı.
“Bir kahve içelim mi?”
Cemre nazikçe reddetti. Bazen yorgun olduğunu söyledi, bazen başka bir planı olduğunu. Kerem her reddi geçici sandı. “Şimdi değil,” dedi kendine. “Belki sonra.”
Aşk, onu gerçeklikten koparmıştı.
BÖLÜM 2: Cemre -
Cemre için Kerem başta sadece bir iş arkadaşıydı. Nazik, çalışkan, biraz da fazla ilgili. İlk mesajları doğal karşıladı. İş yerinde herkes yazışırdı. Ama zamanla mesajların tonu değişti. İşten çok duygular girmeye başladı araya. Cümleler uzadı. Sorular kişiselleşti.
Cemre rahatsız olmak istemedi önce. “Yanlış anlıyorumdur,” dedi. Ama içindeki o daralma hissi gitmedi. Sınırlarını korumaya çalıştı. Kibar cevaplar verdi. Mesafeyi korudu. Sert olmak istemiyordu. Kimseyi kırmak istemezdi. Ama hissetmediği bir şeyi de taşımak istemiyordu. Bu da onun hakkıydı.
Kerem’in bakışları değiştikçe, Cemre’nin omuzları ağırlaştı. Kahve ikramları, beklenmedik mesajlar, çıkış saatlerinde tesadüf gibi karşılaşmalar… Hepsi tek tek küçük şeylerdi. Ama birikince nefes almayı zorlaştırıyordu. İyi niyetle başlayan şey, yavaş yavaş bir yük haline gelmişti.
Asansörde yalnız kaldıkları gün, Cemre artık konuşması gerektiğini biliyordu. Kaçmak, geciktirmek, görmezden gelmek kimseye iyilik değildi.
“Kerem,” dedi.
Sesi sakindi ama içi titriyordu.
“Ben senin hissettiklerini karşılamıyorum.”
Bu cümleyi kurmak onun için de zordu. Ama netti. Uzatmadı.
“Beni beklemeni istemiyorum,” dedi. “Bu doğru değil.”
O gün eve gittiğinde yorgundu. Birini üzmüş olmanın ağırlığı vardı içinde. Ama doğru olanı yaptığına emindi. Çünkü sınırlar, hem başkasını hem kendini korumak içindi.
BÖLÜM 3: Kerem -
Kerem için reddedilmek bir anda olmadı. Yavaş yavaş geldi. Ama kabul etmek istemedi. Cemre’nin netliğini bir son değil, aşılması gereken bir eşik sandı. Bir adım daha atsaydı, belki… Bir cümle daha yazsaydı, belki…
Mesajlar devam etti. Daha seyrek ama daha yüklü. Cemre cevap vermemeye başladı. Kerem sessizliği umut sandı. Oysa sessizlik, en net cevaptı.
Sonunda Cemre bir toplantı odasında dur dedi. Net, kısa, tartışmasız. Kerem ilk kez gerçekten sustu. O akşam eve gittiğinde yalnızlık çöktü. Telefonunu eline aldı. Yazmak istedi. Yazmadı. En zor vazgeçişler böyle başlardı.
Günler geçti. Kerem işe gidip geldi. Cemre oradaydı ama yoktu. Bu yokluk, varlıktan ağırdı. Akşamları evde sessizlik vardı. Televizyon açıktı ama sesi kapalıydı. Kerem düşünüyordu.
Neyi sevdim?
Onu mu, onun bende yarattığı ihtimali mi?
Aşk sandığı şeyin içinde biraz da yalnızlığını gizleme çabası olduğunu fark etti. Bu fark ediş can yakıcıydı ama dürüsttü.
Aylar sonra Cemre’nin biriyle birlikte olduğunu duydu. Canı yandı. Ama bu kez öfke yoktu. Sadece kabulleniş vardı. Kendi yerini, kendi sınırını anlamıştı artık.
Kerem iş değiştirdi. Vedalaşma maili attı. Cemre kısa bir cevap yazdı:
“Yolun açık olsun.”
O mail Kerem için bir kapanıştı.
Hayatına devam etti. Yavaş yavaş. Bilinçli bir yalnızlıkla. Aşk bitmemişti ama dönüşmüştü. Ona şunu öğretmişti:
Sevmek bazen tutmak değil, bırakabilmektir.
Cemre onu seçmemişti.
Ama Kerem, kendini seçmeyi öğrenmişti.
Ve bu, onun hayatındaki en sessiz ama en gerçek zaferdi.
BÖLÜM 4: Cemre -
Cemre mutlu olduğunu yüksek sesle söylemiyordu.
Bazı mutluluklar ilan edilmezdi; yaşanırdı. Sessizce, kanıtlamaya ihtiyaç duymadan.
Hayat, Kerem’in yokluğunda dramatik bir boşluk bırakmamıştı. Aksine, hafiflemişti. İşe giderken omuzları daha dikti. Asansörde nefesini tutmuyordu artık. Telefonu titreştiğinde, içi daralmıyordu. Günler daha az düşünerek, daha çok yaşayarak geçiyordu.
Onun hayatına giren adam, büyük bir hikâye gibi başlamadı. Bir anda merkez de olmadı. Yavaş oldu. Normal oldu. En başta fark edilen şey buydu zaten. Yorucu değildi. Beklenti yaratmıyordu. “Şöyle olmalıyım” dedirtmiyordu Cemre’ye.
Yanında kendisi olabiliyordu.
Eksik cümleler kurabiliyordu.
Susabiliyordu.
Birlikte yürürken, Cemre ilk kez birinin adımlarına yetişmeye çalışmadığını fark etti. Kimseyi geride bırakmıyor, kimseye hızlanması için bakmıyordu. Aynı ritimdeydiler. Bu, onun için yeni bir duyguydu.
Bazen gülüyordu.
Bazen sadece oturuyorlardı.
Bazen hiçbir şey olmuyordu.
Ve işte o “hiçbir şey olmayan” anlar, Cemre’ye iyi geliyordu.
Kerem’i düşünmemeye çalışmıyordu artık. Çünkü düşünmek, bir borç değildi. Onu hatırladığında suçluluk hissetmiyordu. Ama bir eksiklik de yoktu. Hayatında Kerem’e ait bir boşluk değil, sadece bir anı vardı. Geçmişte kalmış, yerini bilen bir anı.
Kendine dürüsttü:
Kimseyi yarım bırakmamıştı.
Sadece hissetmediği bir yerde durmamıştı.
Akşamları eve döndüğünde, anahtarını çevirirken içi huzurluydu. Telefonuna bakıp gülümsediği mesajlar vardı. Ertesi gün için heyecan değil belki ama güven vardı. Bu, onun için mutluluğun yeni tanımıydı.
Cemre şunu biliyordu artık:
Aşk her zaman büyük bir yanma değildi.
Bazen insanın içini acıtmayan bir sıcaklıktı sadece.
Ve ilk kez,
Birini üzmediğini bilerek,
Kendini eksiltmeden,
Birinin yanında kalabiliyordu.
Mutluydu.
Sessizce.
Hak ederek.
Kimseyi geride bırakmadan.
BÖLÜM 5: Kerem -
Kerem, Cemre’ye âşık olduğunu hiçbir zaman söylemedi.
Bunu artık bir erdem gibi anlatmıyordu kendine. Sessizliğin bir asaleti yoktu; sadece geç kalmışlık vardı. Zamanında söylenmeyen her şey, insanın içinde ağırlaşıyordu.
İş yerinden ayrıldıktan sonra günler birbirine benzedi. Yeni binanın girişinde turnike vardı yine. Kartını okuttu. Geçti. Ama hiçbir şey tanıdık değildi. Tanıdık olan tek şey, içindeki eksiklikti. Alışkanlık sandığı şeyin, aslında bir yokluk olduğunu yeni yeni anlıyordu.
Bazı akşamlar, istemsizce eski binanın önünden geçti. Sadece geçti. İçeri girmedi. Camlara bakmadı. Kendini durdurdu. Çünkü insan bazen bakarsa, çökeceğini bilir.
Cemre’yi düşünmemeye çalıştı. Ama düşünmemek, unutmak demek değildi. Sadece yorucu bir bekleyişti. Zihni, onun sesini hâlâ hatırlıyordu. Cümleleri kısa, net, sonlu… Kerem’in içi ise hâlâ yarımdı.
Aylar sonra bir gün, kalabalık bir kafede gördü onu. Tesadüf dedi kendine. Cemre bir masadaydı. Karşısında biri vardı. Gülüyordu. Kerem o gülüşü tanıdı. Bir zamanlar kendine sakladığı, kendince anlam yüklediği o gülüşü. Yerinden kalkmadı. Yanına gitmedi. Sadece baktı. İçinden bir şeyin yavaşça söndüğünü hissetti.
Kıskanmadı. Öfkelenmedi. Daha kötüsü oldu:
Kendini tamamen dışarıda hissetti.
O akşam eve gittiğinde ışığı açmadı. Pencereden sokağın sarı ışığı yeterliydi. Telefonunu eline aldı. Eski mesajlara bakmadı. Onları silmişti zaten. Ama silmek, iz bırakmıyordu sanmıştı. Yanılmıştı.
Kendi kendine fısıldadı:
“Ben seni sevmedim belki… Ama sensizliğe hazır değildim.”
Geceler uzadı. Uykular bölündü. Kerem kimseye Cemre’den bahsetmedi. Çünkü bazı hikâyeler anlatıldıkça hafiflemez. Aksine, yer değiştirir. Başkasının dilinde küçülür. O bunu istemedi.
Zaman geçti. Hayat devam etti. Kerem de devam etti sanıldı. İşe gitti. İnsanlarla konuştu. Gülümsedi. Ama bazı sabahlar, içindeki ağırlık yataktan önce uyanıyordu.
Bir gün eski mail arşivinde Cemre’nin “Yolun açık olsun” mesajını buldu. Açtı. Okudu. Kapatmadı. Çünkü o cümle, bir veda değildi. Bir temasın en son noktasıydı. Daha fazlası hiç olmamıştı zaten.
Kerem artık şunu biliyordu:
Bazı insanlar hayatına girmez. Hayatının kıyısında durur. Ama sen yine de onların etrafında yaşlanırsın.
Cemre onu seçmemişti.
Kerem de kendini seçmemişti aslında.
Sadece alışmıştı, eksik yaşamaya.
Ve bazı geceler, en ağır hüzün şuydu:
Ne kaybettiğini tam olarak bilmeden, kaybetmiş olmak.
Yazan
Korhan KÜLÇE
01.02.2026



Yorumlar